31 Ocak 2011 Pazartesi

Zekât Nisabı

Sual: Zekât nisabı nedir, nasıl hesaplanır?
CEVAP
Maddeler halinde yazalım:
1- Zekât nisabı, 20 miskal yani 96 gr altın veya bu değerde para veya ticaret eşyasıdır. Zekât nisabına malik olana zengin denir. Dinimize göre, erkekle hanımının mal varlığı ayrıdır. Hangisi zengin ise, zekâtını o verir.
2- Alacaklar nisap hesabına katılır. Alacaklar tahsil edildikten sonra zekâtları verilir. Daha almadan da verilebilir. Borçlar, mevcut para veya maldan çıkarılır. Geri kalanın zekâtı verilir.
3- Ticaret için olmayan evler, arsalar, vasıtalar, demirbaş eşyalar zekât nisabına katılmaz. Ticaret için alınan malların, altın, gümüş ve her çeşit paranın zekâtı verilir. Evin, arabanın zekâtı olmaz, fakat araba, ev ve arsa alıp satan, bunların zekâtını verir, çünkü bunların ticaretini yapmaktadır.
4- Zekâta tâbi malların veya paranın, yıl içindeki azalıp çoğalmasına itibar edilmez. Nisaba malik olduktan bir yıl sonra, elde kalan mal, nisabı bulursa, kırkta biri zekât olarak verilir. Zekât, kârdan değil, mevcut paranın ve eldeki ticaret malının tamamından verilir.
5- Kaybolmuş, gasbedilmiş, saklanılan yeri unutulmuş mal ve inkâr olunan alacaklar, nisaba katılmaz ve ele geçerlerse, önceki yılların zekâtları verilmez. Senetli veya iki şahitli yahut itiraf olunan alacaklar, iflas edende ve fakirde de olsa nisaba katılır. Ele geçince, geçmiş yılların zekâtı da verilir.
6- Kadının altın ve gümüşten başka diğer ziynet eşyaları zekâta tâbi değildir. Pırlanta, elmas, zümrüt gibi ziynet eşyalarının zekâtı verilmez. Şâfiî’de ise, kadının altın ve gümüş de olsa ziynetlerinin zekâtı verilmez. (Hidaye)
7- Nisabın helak olması, sıfırlanması veya borçlanıp sıfırın altına düşmesi demektir.
8- Zekâtını yanlış hesaplayıp, bir altın zekât vermesi gerekirken iki altın veren, bunu anlayınca, ikinci yıl vereceği zekâttan bu bir altını mahsup edebilir.
9- Çalışanların alacakları maaş ve ücretler, ellerine geçmeden önce nisap hesabına katılmaz, çünkü bunlar, hak edilmiş ücret ise de, hak edilen mal, ele geçmeden önce mülk olmaz. Maaşlardan kesilen yardım sandığı ve sigorta paraları zekât hesabına katılmaz. Yıllarca sonra birikmiş olarak ele geçince, yalnız ele geçen para, o senenin zekât nisabının hesabına katılır.

Zekât Kimlere Verilir?

Sual: Zekât kimlere verilir?
CEVAP
Maddeler hâlinde bildirelim:
1- Ana babaya, dedeye, büyük anneye, evlada, toruna, hanıma ve kâfire zekât verilmez. Fakir olmak şartıyla geline, damada, kayınvalideye, kayınpedere, kayınbiradere, üvey çocuğa zekât verilir. Eğer salih iseler, kardeş, hala, amca, dayı, teyze gibi akrabaya zekât vermek, daha çok sevab olur.
2- Kadın, dinen fakir olan kocasına İmameyn’e göre zekât verir. Kocası maddî sıkıntı içinde ise, bu kavle uymakta mahzur olmaz.
3- Hayır kurumlarına zekât verilmez. Müctehid imamların hiçbiri, (Hayır kurumlarına zekât verilir) dememiş ve bu konuda icma hâsıl olmuştur. Sonra gelen âlimlerin ve hele günümüzdeki türedilerin sözleri, icmayı bozamaz. Demek ki, bugün hakiki bir âlim bile çıksa, kurumlara zekât verilmesine fetva verse, icmayı bozamayacağı için fetvası geçersiz olur. Zaten hakiki âlim de, icmayı bozucu fetva vermez.
Öğrenci yurtlarına veya vakıflara zekât verebilmek için, bu kurumların bir yetkilisi, bir fakirden vekâlet alır. Fakir, kurumdaki yetkili şahsa vekâlet verirken, (Benim adıma zekât almaya ve aldığın zekâtı dilediğin yere vermeye seni vekil ettim) der. Yahut sadece (Seni zekât almaya umumi vekil ettim) demesi de kâfidir. O zaman vekil, aldığı zekâtı, talebelerin veya kurumun ihtiyaçlarına sarf edebilir. Böylece dine uyulmuş, zekât dine uygun olarak verilmiş olur.
4- Hadis-i şerifte, (İlim öğrenmekte olanın 40 yıllık nafakası olsa da, buna zekât vermek caizdir) buyuruldu. Din bilgilerini öğrenmekte ve öğretmekte olanlar yani işi, mesleği bu olanlar, zengin olsalar da, çalışıp kazanmaya vakitleri olmadığı için zekât alabilirler.
5- Babası zenginse, küçük çocuğuna zekât verilmez. Babası fakirse, fakir olan küçük çocuğa zekât verilir. Deliye de, fakirse zekât verilir. Çocuğa, deliye verilecek zekât, babasına veya velisine yahut vasisine verilir. Zenginin küçük oğluna, fakir olsa da zekât verilmez, ama zenginin büyük çocuğuna, zenginin hanımına veya zenginin babasına fakirseler verilebilir. Burada büyük demek âkıl baliğ olmuş demektir. Küçük ise, henüz âkıl baliğ olmayana denir.
6- Peygamber efendimizin soyundan gelen seyyidlere ve şeriflere eskiden zekât verilmezdi. Günümüzde, bunlara da zekât verilir. (Dürr-i Yekta)

En Şiddetli Azap

Sual: Müslüman olduğu hâlde, günahları çok gelerek Cehenneme düşen kimseler içinde, azabı en şiddetli olan kimlerdir? Yani hangi günah sebebiyle şiddetli azaba maruz kalırlar?
CEVAP
Bu, şahıslara göre değiştiği gibi, günahı işleyiş sebeplerine göre de değişir. Mesela bir kralın zulmü ile bir kölenin zulmü aynı olamaz. Put yapanla, resim çizenin, azapları aynı olmaz. Niyetlerine göre değişir. Peygamber efendimizin, bazı günahların önemini bildirmek için, (Şu günahları işleyen en şiddetli azaba mâruz kalacaktır) buyurduğu olmuştur. Bunlardan üç hadis-i şerif meali şöyledir:
(Kıyamette azabı en şiddetli olan, canlı resmi yapandır.) [Buhârî]
(Kıyamette azabı en şiddetli olan, zâlim hükümdardır.) [Beyheki]
(Kıyamette azabı en şiddetli olan, ilmi kendisine fayda vermeyen âlimdir.) [Taberanî]

Allah'ı Sorgulamak

Sual: Müslümanların dediği gibi, Allah'ın her şeye gücü yetiyorsa, adaletli ve merhametli ise, ne diye günahsız çocukları, suçsuz insanları aç bırakıyor, deprem gibi sebeplerle öldürüyor? Bunlara ve kötülüklere niye mani olmuyor? Bir toplumda her çeşit insan var. Niye insanları eşit yaratmıyor?
CEVAP
Burada beş sorgulama var: Allah her şeye güç yetirir mi? Adaletli mi? Merhametli mi? Kötülüklere niye mani olmuyor? İnsanlar niye eşit değildir?
Sırayla cevap verelim:

Allah'ın gücü her şeye yeter

Uçsuz bucaksız gökleri, göklerdeki gezegenleri, karaları, denizleri, yer altındaki madenleri, soğuk ve sıcak suları, sayısız insanı, cin, melek, hayvan ve bitkileri, meyveleri düşünürsek, bunları yoktan kim var edebilir ki? Tesadüfen olduğunu aklı başında olan hiç kimse söyleyemez. Tesadüfen olmadığı gibi, bütün insanlar bir araya gelse, bir karınca, bir sivrisinek, bir arpa, bir buğday tanesi yaratabilir mi? Bir insanı değil, sadece bir gözünü yaratması mümkün mü? İnsan bu kadar âcizken, her şeyi yoktan yaratan Allahü teâlâyı nasıl âcizlikle suçlayabilir ki?
Asırlardır ısısı ve ışığı eksilmeden ve her gün düzenli şekilde dönen Güneş’i görmüyor mu? Güneş ışığında çeşitli ışınlar vardır. Işık olmasaydı, gözlerden istifade mümkün olabilir miydi? Renkler nasıl ayırt edilebilirdi? Gece ile gündüz olmaz, her yer karanlık olurdu. Güneş, şimdiki yerinden dünyaya daha yakın olsaydı, fazla sıcaktan dünyada hiçbir canlı yaşayamazdı. Güneş dünyaya daha uzak olsaydı, soğuktan yine dünyada hayat olmazdı. Küçücük bir tohumda, koca bir ağacın programı gizlenmiştir. Bir spermada, koca bir insanın programı vardır. Bu kadar muazzam bir düzeni, aklı olan bir kimse nasıl inkâr edebilir?

Allah adaletli midir?

Adalet nedir? Adalet, kelime olarak bir şeyi yerli yerine koymak demektir. Adalet hukukta, bir âmirin, ülkeyi idare için koyduğu kanunlar içinde hareket etmesidir. Zulüm ise, bu kanunun dışına çıkmaktır. Her şeyi yoktan yaratan Allahü teâlâ, hâkimler hâkimi, her şeyin asıl sahibi ve tek yaratıcısıdır. Üstünde bir âmiri, sahibi yoktur ki, Onu bir kanun altında bulundursun? Bundan dolayı, (Allah’ın yaptığı şu iş, adalete uymuyor) denilemez.
Adaletin bir başka tarifi ise kendi mülkünde olanı kullanmak demektir. Zulüm ise, başkasının mülküne tecavüzdür. Kâinat ve içinde bulunan her şeyin yaratıcısı Allahü teâlâ olduğuna, Ondan başka yaratıcı bulunmadığına ve hiçbir kimse, hiçbir şeye sahip olmadığına göre, Rabbimizin yaptığı işler, hiç kimsenin malına, mülküne tecavüz değildir. Onun yaptığı işler için (Adalete uymuyor) denilemez. Mülk Onundur, dilediği gibi kullanır. Kimsenin bir şey sormaya hakkı yoktur.
Bir insan, ekip büyüttüğü patatesleri kaynatıp yese, yemeğini yapsa, püresini yapsa, hayvanlara yedirse bu zulüm olur mu? Başkalarının patatese niye böyle muamele ediyorsun demeye hakkı olur mu? Herkes malını istediği gibi kullanır. Mal kiminse söz sahibi odur. Kâinat ise Allahü teâlânındır. Bir insanın patates ekmesiyle mukayese edilemez. Patatesi insan yoktan var etmiyor. Allah'ın yarattığı toprakta yetiştiriyor. Buna rağmen patatesi istediği gibi kullanma yetkisine sahiptir. Allahü teâlâ ise kâinatı, içindeki insanları yoktan yaratmıştır. Bir insanın patatesi kullanma yetkisi kadar, Allahü teâlânın kâinatta ve insanlarda tasarruf hakkı yok mudur? Elbette vardır. Kimi yerden kaynar su, kimi yerden soğuk su çıkartır. Kimini zenci, kimini beyaz yaratır. Kimini uzun, kimini cüce yaratır. Kimini kör, kimini sağır yaratır. Kimini çocukken öldürür, kimini yaşlanınca. Mal onundur, niye böyle yarattın, niye böyle yapıyorsun demeye kimsenin hakkı olmaz. Bu tasarrufları, başka birisinin malında yapsa, haksızlık olur. Kendi mülkündekini kullanıyor, başkasının malına, mülküne tecavüz etmiyor. Bir kimsenin ektiği patatesi püre yapmasına karışamazken, Allahü teâlânın işine karışmaya kimin yetkisi olabilir ki?
Aynı şekilde, bir yılanın, beni niye yılan yarattın, beni aslan yaratsaydın demeye hakkı olur mu? Aslan da, beni niye hayvan olarak yarattın, beni de insan yaratsaydın daha iyi olmaz mı idi demeye hakkı var mı? Bu her hayvan için böyledir. Domuz, karınca, akrep, sinek, hepsi benzer şeyler söyleyebilir. Fakirin beni niye zengin yaratmadın diyerek Allah’tan hesap sormaya kalkması uygun olur mu? Erkek, şimdi rağbet güzel ile zengine, beni niye kadın yaratmadın dese uygun olur mu? Onu domuz veya köpek olarak da yaratabilirdi. Kadın, ben güçlü bir pehlivan olmak isterdim, beni niye erkek yaratmadın dese uygun olur mu? Zenci, beni niye beyaz yaratmadın diyebilir mi?
Bunları çoğaltmak, hatta ne olursa tersini iddia etmek mümkündür. Bir çiftlik sahibi, aynı cins hayvanları aynı yere koysa veya her birine ayrı yer yapsa yahut bazı cins hayvanları aynı ahıra koysa, buna kimin ne demeye hakkı vardır? Yahut canı isteği zaman bir kuzu veya tavuk kesip yese, buna kim ne diyebilir? Çünkü hayvanlar adamın malıdır, istediği şekilde besler, istediklerini kesip yiyebilir. Kâinattaki her şey de Allahü teâlânın mülküdür, dilediği gibi kullanabilir. Buna kimse karışamaz. Başka bir kimsenin malını kullansa o zaman bir haksızlık mevzubahis olabilir. Hiç kimsenin özel işine karışılmaz.

Allah merhametli mi?

Allah merhametli mi diye soru sormak kadar çirkin ne olabilir? Ondan daha merhametli kim olabilir? Herkesin merhameti sınırlıdır. Rabbimizin merhameti ise sonsuzdur. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Allah'ın acıması, merhameti sonsuzdur.) [Furkan 70]
İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Allahü teâlânın mümine olan merhameti, şefkati, acıması bir annenin çocuğuna olan merhametinden daha üstündür.) [Buhari]
(Allahü teâlâ, yarattığı yüz merhametten birini mahlûklarına verdi. Bu sebeple anne evladına şefkat eder, hayvanlar yavrularını sever ve bütün mahlûklar birbirine merhamet eder.) [Ebu Ya’la]
Demek ki insanlar ve hayvanlar arasında merhamet de, Allah'ın verdiği bir merhamet sayesindedir. 99 merhamet ise kendisindedir. Besmeledeki Rahman ve Rahim isimleri de, kullarına iyilik eden, acıyan, merhamet eden demektir. Hâşâ(Allah yalan söylüyor, o merhametsizdir) diyen kendi cahilliğini ortaya atmış olur.
Furkan suresinin yetmişinci âyet-i kerimesinde, bir kâfir Müslüman olsa, bütün günahları, yaptığı bütün çirkin işleri Allahü teâlâ sevaba çeviriyor ve ona Cennetini veriyor. Bundan daha büyük merhamet nasıl olur?
Sakat veya kör yarattığı Müslümanlara da, üç günlük dünyada çektiği bu sıkıntılara karşılık olarak sonsuz Cennet nimetlerini ihsan ediyor. Hiçbir kuluna vermediği sevabları bu kullarına ihsan ediyor. Sonsuz cehennemden kurtarıyor.

Kötülüklere niye mani olmuyor?

Ateist, (Madem Allah varsa, her şeye gücü yetiyorsa, niye kötülüklere mani olmuyor? Niye insanların kötülük işlemesine izin veriyor) diyor.
CEVAP
Allahü teâlâ, günah ve kötülük işlemeyen varlıklar da yaratmıştır. Mesela melekler kötülük yapmaz, günah işlemez. İnsanları ve cinleri farklı yaratmıştır. İyilik ve kötülük yapacak vasıfta yaratmış ve serbest bırakmıştır.
İyilik yaparsan mükâfat var, kötülük yaparsan ceza var demiştir. Bilemeyeceğimiz nice sebep ve hikmetlerden dolayı kullarını imtihana tâbi tutmuştur. İnsana serbestlik vermezse sorgu sual olmaz. Günahı da, sevabı da kendi isteğiyle işlemesi lazımdır. Zoraki sevab işletilirse, zoraki günahtan alıkonursa o zaman mükâfatı nasıl hak eder ki?
Allahü teâlâ, imtihan etmeden de kullarının ne yapacağını, suç, günah işleyeceğini bilir, fakat henüz suç işlemeden cezalandırılsa, (Suçum yokken, imtihan edilmeden, beni cezalandırmanız doğru değildir) diyebilir. İşte bunun gibi sebeplerle, insanlar imtihan için dünyaya getirilmiştir. Söz dinleyenle, dinlemeyen, suç işleyenle işlemeyen belli olsun diye, bazı yasaklar konmuş, bazı ibadetleri yapma mecburiyeti getirilmiştir.

İnsanlar niye eşit değil?

İnsanın yaradılış gayesi bilinmeyince, dünyadaki olayların sebebi anlaşılamaz. İnsan cansız varlık gibi, ot veya hayvan gibi değil, kulluk ve imtihan için yaratıldı. İnsan, ihtiyaçsız, sıkıntısız ve her bakımdan eksiksiz yaratılsaydı, imtihan ve dünya manasız olurdu. İnsanların, hayvanların ve kâinattaki canlı, cansız diğer yaratıkların hareketleri, akılları durdurucu sistemleri incelenince, her şeye gücü yeten Rabbimizin dünyayı maksatsız yarattığı düşünülemez. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İnsanlar, dünyada, birkaç gün dert çekmeselerdi, Cennetin, ebedi sıhhat ve afiyet nimetlerinin sonsuz lezzetlerinin kıymetini bilmezlerdi. Açlık çekmeyen, yemeğin lezzetini anlamaz. Acı çekmeyen rahatlığın kıymetini bilmez. (Mektubat 2/99)
Herkes, her bakımdan eşit yaratılsaydı, büyük bir felaket olur, toplumlar olmazdı. İnsanlar, boy, renk, şekil, akıl, zenginlik, sıhhat, kuvvet, güzellik, ahlâk gibi her hususta, tornadan çıkmış gibi eşit, yani birbirinin aynı olunca milyarlarca insanı birbirinden ayırmak mümkün olmaz. Karı koca birbirini tanıyamaz, insan hanımı ile kızını ayırt edemez, hayat felç olur. Sırf bu şekil benzerliği bakımından, binlerce problem ortaya çıkar. Diğer sahadaki eşitlikler görülmeden, yaşanmadan hayat söner.
Herkes bilgi ve kültür bakımından da eşit olunca, gazeteye, kitaba, filme ihtiyaç kalmaz. Güreş, koşu, yüzme gibi sporlar ve yarışlar olmaz, çünkü herkes aynı kabiliyettedir.
İyinin kıymeti, kötü ile bilinir. Herkes iyi olunca, iyinin kıymeti kalmaz. Çirkinlik olmayınca, güzellik anlaşılmaz. Hastalık olmayınca sağlığın kıymeti bilinmez.
Bir kimse, okuyup her bakımdan mükemmel bir insan olmak ister. Herkes aynı olursa, kim kimden üstün olacaktır? Âmirsiz, memursuz, işçisiz, patronsuz toplum olmaz. Zengin zekat verecek fakir bulamaz.
Her hususta eşitliğin zararları sayılamayacak kadar çoktur. Onun için Allahü teâlâ, her şeyi hikmetli ve adaletli yaratmıştır. Adalet olunca işler düzgün yürür. Mesela beş parmağın beşi de aynı olsaydı, başparmak diğerlerinin arasında olsaydı, bugünkü kadar verimli iş yapılamaz, büyük eksiklik olurdu.
Adaletli yaratılmak, eşit yaratılmakla mukayese bile edilmez. Aynı ana babadan, zekâları, kabiliyetleri farklı çocukların yaratılması, milyarlarca insanın birbirine benzememesi, hatta parmak izlerinin farklı olması bile, Allahü teâlânın kudretinin sonsuzluğunu göstermektedir. Onun kudreti sonsuz, şânı çok yücedir.

Kabir Azabı - 2


İmam-ı Süyuti hazretleri, kabir azabı ile ilgili Şerh-us-sudur isminde müstakil bir eser yazmıştır. Buhari, Müslim ve diğer hadis kitaplarındaki, kabir azabıyla ilgili hadis-i şerifleri nakletmiştir. Her hadis kitabında kabir azabı bildirilmektedir. Kabir azabını inkâr eden, bütün hadis kitaplarını inkâr etmiş olur.
Âişe validemiz, (Yâ Resulallah, bu ümmet kabirde azap görecek, benim gibi zayıfların hâli ne olacak?) diye kabir azabını sual edince Resulullah efendimiz, İbrahim suresinin, (Allah, iman edenlere, dünya ve ahirette, sabit sözlerinde[kelime-i tevhidde] sebat ihsan eder) mealindeki 27. âyeti okudu. (Bezzar, Cami-ul-ahkâm)
Bu âyette, kabir hayatının hak olduğu bildiriliyor. (Tefsir-i Celaleyn)
İslam âlimleri, kabir hayatının âhiret hayatından olduğunu, kabir azabının da âhiret azaplarından olduğunu bildirmişlerdir. (Mektubat-ı Rabbani)
Kabir azabı ile ilgili hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:
(Kabir azabı haktır.) [Buhari]
(Kabir ya Cennet bahçesi veya Cehennem çukurudur.) [Tirmizi]
(Kabir azabının çoğu, elbiseye idrar sıçratmaktan olur.) [İ.Mace, Nesai, Hâkim, D.Kutni]
(Kovuculuk kabir azabına sebep olur.) [Beyheki]
(Şehid, kabir azabından emindir.) [İbni Mace, Beyheki, İmam-ı Ahmed]
(Rüyamda birini kabri sıkıyordu. Namazı gelip onu kabir azabından kurtardı.) [Hâkim]
(Cuma gecesi Fâtiha suresi ve 15 kere Zelzele suresi okuyarak iki rekât namaz kılan, kabir azabından emin olur.) [Deylemi]
(Allah yolunda gözcü olarak vefat eden, kabir azabı görmez.) [İ. Ahmed]
(İç hastalıklarından ölen kabir azabı görmez.) [Tirmizi]
(Kabir azabından Allah’a sığının!) [Müslim, İ. Ahmed, İ. E. Şeybe]
(Gizleyebilseydiniz, kabir azabını işitmeniz için dua ederdim.) [Müslim, İ. Ahmed, Nesai]
(Tebareke sûresini okumak kabir azabına engeldir.) [İbni Mürdeveyh]
(Ölüye uygunsuz şekilde ağlanınca kabirde azap görür.) [Buhari]
(Allah’a yemin ederim ki, 99 tinnin, kâfire kabrinde azap eder.) [Ebu Ya’la, İbni Hibban, Tirmizi]
(Namaz kılmayanın kabri ateşle dolar. Tinnin yılanı, her namaz vaktinde sokar.) [Kurretül-uyun]
Resulullah, iki kabir yanında durup, (Bunlardan biri idrar sıçramasından sakınmadığı için, diğeri ise Müslümanlar arasında söz taşıdığı için kabir azabı çekiyor) buyurdu. (İbni Mace)

Kabir Azabı - 1


Kabir azabının varlığını bildiren vesikalardan bazıları şöyledir:
İmam-ı a’zam buyurdu ki: Mümin suresinin, (Onlar, sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı günde, “Firavun hanedanını azabın en çetinine sokun!” denilecek) mealindeki 46. âyet-i kerimesindeki sabah akşam görecekleri azap, Kıyamet’ten öncedir. Âyetin devamında, onların şiddetli azaba sokulacağı bildiriliyor. İlki kabir azabı, ikincisi Cehennem azabıdır. (El-Kavl-ül fasl)
İmam-ı Gazali de, (Bu âyet-i kerime, kabir azabını gösteriyor) buyurdu.(İhya)
Nuh suresinin, (Günahları yüzünden suda boğuldular, ardından da ateşe atıldılar) mealindeki 25. âyet-i kerimesinde geçen Fe-üdhılu kelimesindeki Feedatı, hiç ara verilmediğini gösterir. Yani (Suda boğulduktan hemen sonra kabirdeki azaba maruz kaldılar) demektir. Bu da kabir azabını bildirmektedir. Âl-i İmran suresinin, (Allah yolunda öldürülenleri [şehidleri] ölü sanmayın! Bilakis onlar diridir) mealindeki 169. âyet-i kerimesi de, kabir hayatını bildirmektedir.(El-Kavl-ül fasl)
İmam-ı Şarani buyuruyor ki: Taha suresinin 124. âyet-i kerimesindeki(Mâişeten danken) ifadesi, kabir azabını bildiriyor, çünkü hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Mümin, kabrinde yemyeşil bir bahçe içindedir. Ayın on dördü gibi aydınlatılır. “Feinne lehü mâişeten danken” âyeti, kâfirlerin kabirde görecekleri azabı bildirir. 99 tane “tinnin” denilen yılan, kâfirleri kıyamete kadar kabrinde sokup azap eder.) [Tirmizi]
Bekara suresinin, (Ölüyken sizi diriltti. Tekrar öldürecek ve tekrar diriltecek) mealindeki 28. âyetinde bildirilen ikinci dirilme kabirde olacaktır. İmam-ı Nesefi de, bu âyet-i kerimenin kabir azabına ve kabir nimetine işaret ettiğini bildirmiştir. (Tefsir-i Şeyhzade)
İmam-ı Nesefi buyurdu ki: Araf suresinin, (Orada yaşayıp, orada öleceksiniz, yine oradan dirilip çıkarılacaksınız) mealindeki 25. âyetindeki oradan maksat kabir hayatıdır. (Şeyhzade)
Casiye suresinin, (Allah sizi diriltir, sonra öldürür) mealindeki 26. âyeti, diriltmenin kabirde olacağını bildiriyor. (Şeyhzade)
Tevbe suresinin, (Onları iki defa azaba uğratacağız) mealindeki 101. âyetindeki azabın birisi kabir azabıdır. (Kadi Beydavi)

Evlenirken


Sual: Evlenmek için talip olduğum kızların hiçbirini beğenemiyorum. Kiminin boyu uzun, kiminin kısa, kimi kilolu, kimi zayıf, kimi benden yaşlı, kimi de benden küçük diyorum. Kimine çirkin, kimine fakir diyorum. Kimseyi beğenemiyorum. Bu konuda ölçümüz ne olmalıdır?
CEVAP
Ölçümüzü dinimiz bildirmiştir. Yaş ve boy farkı dinde önemli değildir. Çirkin ve fakir de olabilir. Olmaması gereken tek şey dinde zayıflıktır. Dini noksansa, her şey mükemmel olsa önemli değildir. Çünkü Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Kadın, ya malı için veya güzelliği için yahut da dini için alınır. Siz dindar olanını alınız! Yalnız malı için alan, malına kavuşamaz. Yalnız güzelliği için alan, güzelliğinden mahrum kalır.) [Müslim]
(Güzelliği ve malı için bir kadınla evlenen, ikisinden de mahrum kalır. Dini için evlenene, mal ve güzellik de verilir.) [Taberani]
Peygamber efendimize inanmazsak kime inanacağız? Kendi nefsimize mi inanacağız? Dindar ise güzellik de ona verilir, deniyor. Allahü teâlâ her şeye kadirdir, çirkin bile olsa bize çok güzel gösterir onu. Demek ki bizim tek seçimimiz dindarlık olmalıdır. Dindar olursa, mutlu olmamak için hiçbir sebep kalmaz.
Kızlar da, kadınlar da, sadece dindar olanını, yani beş vakit namaz kılan, Ehl-i sünnet itikadında olan ve iyi huylu olup günahlardan kaçınanları tercih etmelidir. Dindarlık ön plana alınmazsa, o ailede huzur olmaz.